|
Mardin’de Zaman
ve ben
Mardin,
tanımadan önce
tanımadığım
içinde utandığım
şehirdi. Mardin
3 günlük bir
gönül
macerasından
sonra bu kadar
geç tanıdığım
için utandığım
şehir oldu. Beş
bin yıllık bir
şehir 3 günde
tanınabilir mi?
Hele bir ön
hazırlığınız
yoksa asla!
Mardin’e
geldiğim günden
beri alıp
verdiğim her
nefesi Mardin’i
tanımaya,
anlamaya,
yaşamaya adadım.
Mardin, artık
bir “Dünya
Kenti” olduğu
kadar
“benim dünyamın
da” bir kenti.
Mardin benim
dünyamda bundan
sonra şu satır
başlarıyla
yaşayacak.
İlk izlenimim
Mardin de akan
bir zaman yok.
Mardin zamanı
karelere
oturtmuş. Güneş
tapınağının
Doğudaki
menfezinden
güneş, 2 bin 500
yıllık zamanı
loş duvarların
arasına gömmüş.
Mor Gabriel
küçük mezarında
zamanı unutmuş.
Pax Romana’nın
garnizon şehri
olan Dara’nın
İstanbul’daki
Doğu Roma
sarnıçlarından
bile daha
muhteşem olan
sarnıçlarda
zaman durmuş.
Zaman 1199’un
sarımsak kubbeli
Artuklu Ulu
caminin şahadet
parmağı gibi
göğe yükselen
iri ama zarif
minaresindeki
kufi Kelime’yi
Tevhidi ile
şehrin zamanına
dur demiş.
Zaman Mardin’de
Deyrulzafaran
Manastırının
kubesinin
altında
kalakalmış,
Timur’un
askerlerinin
yaktığı ateşte
eriyen ve
Ravenna
mozaiklerinin
kızkardeşi olan
mozaiklerden
eriyip aşağıya
dökülen altının
kanı donmuş.
Zaman Mardin’in
Mungan ailesinin
son varisi olan
Murathan
Mungan’ın
satırlarında da
donmuş.
Mardin’de beni
en çok
heyecanlandıran
şey tarihin elle
tutulurluğuydu.
“Zamanı elinizde
tutmanıza imkan
veren bu
labirent şehrin
labirentliği,
hem tarih için,
hem de kendi
mekanı için söz
konusu”
Evet burada
zaman yok.
Burada zaman hep
aynı. Burada
zaman sarı ve
sıcak. Burada
“duran bir
zaman” çok var
ve akan bir
zaman hiç yok.
Mardin’de zaman
güneşte kızan
bir tepenin
yamacındaki
görüntüsüdür.
Ve Mardin’de
zaman taş
avlulu, taş
eyvanlı, taş
kemerli, taş
oymalı evlerde
serin ve derin
bir uykuya
çekilmiş. Zaman
zaman olduğunu
unutmuş. Zaman
zamansız olmuş.
Belki de o
yüzden Mardin’de
insan sakin ve
derin. Burda
zulüm olmuş
belki amma
burada öfke
olmamış. Mardin
öfkesi olmayan
şehir.
Türkiye,
Mardin’i
bilmiyor
Mardin’i
Mazıdağı’nın
arkasına atmış
Türkiye
Mezopotamya’nın
tarihine terk
etmiş. Oysa
Mezopotamya
Mardin’de
noktalanıyor.
Misafir olarak
dört gecemizi
taş duvarları
arasında rüya
görerek
geçirdiğimiz
Artuklu
kervansarayına
1275’den beri ne
kervanlar, ne
tüccarlar, ne
İranlı
sanatkarlar, ne
misyonerler, ne
seyyahlar gelmiş
geçmiş.
K.Afrikalı İbn-i
Batute’den
İstanbullu
Evliya Çelebi’ye
İngiliz Gertrude
Bell’den Lord
Kinross’a
Fransız Sanat
Tarihçisi Albert
Gabriel’den
Alman Gezgin Von
Hoffmeister’e
dünyanın bütün
ülkeleri bu
şehirde tarih
boyunca
birleşmiş.
Yani Mardin
Venedik ve
Kudüs’ten sonra
korunmasına
ihtiyaç duyulan
3. Dünya şehri
olma hakkını
belki onlardan
önce bile
kazanmış.
Mardin’i
gördükten
tattıktan
dinledikten
kokladıktan
sonra Mardin’i
bilmediği için
daha da çok
utanan beni
Mardin
bütün
merdivenlerine
dalmaya bütün
evlerinde
ağırlamaya davet
ediyor.
Süleymaniye’nin
pürüzsüz
kubbesine
alışmış
bakışlarım kaval
silmesi Artuklu
kubbelerine
takılıyor.
Roma’da Sen-Piyer’in
zincirlerinin ve
Mikel–Anj’in
Musa heykelinin
bulunduğu
kiliseden çıkıp
sağa dönünce
altından
geçtiğim
dehlizli
sokaklar,
Mardin’in taş
konaklarının
altını oyup
geçen onlarca
abbaraya
dönüşüyor.
Hayır Roma yada
Floransa’da
değilim. Burası
bilgi
coğrafyamda kaf
dağının arkasına
attığım Mardin.
Loş
manastırlarında
belki de
Bahira’nın
hocalarının
Grekçe kitapları
kandillerin
titrek ışığında
Süryanice’ye
tercüme ettiği
şehir.
Burası
kaplumbağa
kabuğuna
benzeyen
kubbelerin
altındaki
Kasımiye
Medresesi’ndeki
ders-i amm’ların-
Osman Hamdi
Bey’in
kaplumbağa
terbiyecisi
tablosundaki
gibi belki de
kainatın sırrını
bir yüz
yaşındaki
kaplumbağa ile
paylaştıkları
şehir.
Burası Hatuniyye
Medresesinin
yanındaki
kadınlar giriş
kapısında elinde
yüzüğü, kolunda
bileziği olan
tuçtan bir kadın
eli ile
tokalaştığım
şehir.
Burası yarım
kiloluk kirazımı
serin suyu
kaledeki bir
sarnıçtan 800
yıldır
kesilmeyen gelen
bir çeşmede
yıkadığım şehir.
Burası Şeyh
Hamza Türbesinin
sokak duvarına
oturup sigara
içen Anter ve
arkadaşlarının
“Bu turistler
durup da şu üst
üste konmuş bu
taşların
neresine
bakıyor. Biz de
burada
durmayalım
İzmir’de denize
gidelim”
dedikleri şehir.
Burası taştan
doğan taşa hayat
veren ve taşı
başına taç yapan
şehir. Burası
betonun
ilkelliğinden
bin yılların
asaletinin
fışkırdığı
şehir.
Burası dağa
bakan ve dağa
baktıran şehir.
Burası verdiğim
selam’a selam
aldığım şehir.
Burası gökteki
hilali bin yıl
önce alıp
kubbesinin
tepesine oturtan
şehir.
Burası gündüz
kalesinden
Mezopotamya’yı
seyreden gece
kararan
Mezopotamya’ya
altın gerdanlık
takan şehir.
Burası ilk yaz
rüzgârlarında
pembe badem
çiçeklerini
savuran yazın
ortasında çölün
ufalanmış kumunu
ciğerlerine
çeken şehir.
Burası yeni
dikilen binlerce
zeytin fidanı
geleceğe ümitle
bakan şehir.
Burası
yükseldikçe
serinleten
serinlettikçe
sevilen
sevildikçe
vazgeçilmeyen
şehir.
Mardin’de Zaman
ve ben
Mardin,
tanımadan önce
tanımadığım
içinde utandığım
şehirdi. Mardin
3 günlük bir
gönül
macerasından
sonra bu kadar
geç tanıdığım
için utandığım
şehir oldu. Beş
bin yıllık bir
şehir 3 günde
tanınabilir mi?
Hele bir ön
hazırlığınız
yoksa asla!
Mardin’e
geldiğim günden
beri alıp
verdiğim her
nefesi Mardin’i
tanımaya,
anlamaya,
yaşamaya adadım.
Mardin, artık
bir “Dünya
Kenti” olduğu
kadar
“benim dünyamın
da” bir kenti.
Mardin benim
dünyamda bundan
sonra şu satır
başlarıyla
yaşayacak.
İlk izlenimim
Mardin de akan
bir zaman yok.
Mardin zamanı
karelere
oturtmuş. Güneş
tapınağının
Doğudaki
menfezinden
güneş, 2 bin 500
yıllık zamanı
loş duvarların
arasına gömmüş.
Mor Gabriel
küçük mezarında
zamanı unutmuş.
Pax Romana’nın
garnizon şehri
olan Dara’nın
İstanbul’daki
Doğu Roma
sarnıçlarından
bile daha
muhteşem olan
sarnıçlarda
zaman durmuş.
Zaman 1199’un
sarımsak kubbeli
Artuklu Ulu
caminin şahadet
parmağı gibi
göğe yükselen
iri ama zarif
minaresindeki
kufi Kelime’yi
Tevhidi ile
şehrin zamanına
dur demiş.
Zaman Mardin’de
Deyrulzafaran
Manastırının
kubesinin
altında
kalakalmış,
Timur’un
askerlerinin
yaktığı ateşte
eriyen ve
Ravenna
mozaiklerinin
kızkardeşi olan
mozaiklerden
eriyip aşağıya
dökülen altının
kanı donmuş.
Zaman Mardin’in
Mungan ailesinin
son varisi olan
Murathan
Mungan’ın
satırlarında da
donmuş.
Mardin’de beni
en çok
heyecanlandıran
şey tarihin elle
tutulurluğuydu.
“Zamanı elinizde
tutmanıza imkan
veren bu
labirent şehrin
labirentliği,
hem tarih için,
hem de kendi
mekanı için söz
konusu”
Evet burada
zaman yok.
Burada zaman hep
aynı. Burada
zaman sarı ve
sıcak. Burada
“duran bir
zaman” çok var
ve akan bir
zaman hiç yok.
Mardin’de zaman
güneşte kızan
bir tepenin
yamacındaki
görüntüsüdür.
Ve Mardin’de
zaman taş
avlulu, taş
eyvanlı, taş
kemerli, taş
oymalı evlerde
serin ve derin
bir uykuya
çekilmiş. Zaman
zaman olduğunu
unutmuş. Zaman
zamansız olmuş.
Belki de o
yüzden Mardin’de
insan sakin ve
derin. Burda
zulüm olmuş
belki amma
burada öfke
olmamış. Mardin
öfkesi olmayan
şehir.
Türkiye,
Mardin’i
bilmiyor
Mardin’i
Mazıdağı’nın
arkasına atmış
Türkiye
Mezopotamya’nın
tarihine terk
etmiş. Oysa
Mezopotamya
Mardin’de
noktalanıyor.
Misafir olarak
dört gecemizi
taş duvarları
arasında rüya
görerek
geçirdiğimiz
Artuklu
kervansarayına
1275’den beri ne
kervanlar, ne
tüccarlar, ne
İranlı
sanatkarlar, ne
misyonerler, ne
seyyahlar gelmiş
geçmiş.
K.Afrikalı İbn-i
Batute’den
İstanbullu
Evliya Çelebi’ye
İngiliz Gertrude
Bell’den Lord
Kinross’a
Fransız Sanat
Tarihçisi Albert
Gabriel’den
Alman Gezgin Von
Hoffmeister’e
dünyanın bütün
ülkeleri bu
şehirde tarih
boyunca
birleşmiş.
Yani Mardin
Venedik ve
Kudüs’ten sonra
korunmasına
ihtiyaç duyulan
3. Dünya şehri
olma hakkını
belki onlardan
önce bile
kazanmış.
Mardin’i
gördükten
tattıktan
dinledikten
kokladıktan
sonra Mardin’i
bilmediği için
daha da çok
utanan beni
Mardin
bütün
merdivenlerine
dalmaya bütün
evlerinde
ağırlamaya davet
ediyor.
Süleymaniye’nin
pürüzsüz
kubbesine
alışmış
bakışlarım kaval
silmesi Artuklu
kubbelerine
takılıyor.
Roma’da Sen-Piyer’in
zincirlerinin ve
Mikel–Anj’in
Musa heykelinin
bulunduğu
kiliseden çıkıp
sağa dönünce
altından
geçtiğim
dehlizli
sokaklar,
Mardin’in taş
konaklarının
altını oyup
geçen onlarca
abbaraya
dönüşüyor.
Hayır Roma yada
Floransa’da
değilim. Burası
bilgi
coğrafyamda kaf
dağının arkasına
attığım Mardin.
Loş
manastırlarında
belki de
Bahira’nın
hocalarının
Grekçe kitapları
kandillerin
titrek ışığında
Süryanice’ye
tercüme ettiği
şehir.
Burası
kaplumbağa
kabuğuna
benzeyen
kubbelerin
altındaki
Kasımiye
Medresesi’ndeki
ders-i amm’ların-
Osman Hamdi
Bey’in
kaplumbağa
terbiyecisi
tablosundaki
gibi belki de
kainatın sırrını
bir yüz
yaşındaki
kaplumbağa ile
paylaştıkları
şehir.
Burası Hatuniyye
Medresesinin
yanındaki
kadınlar giriş
kapısında elinde
yüzüğü, kolunda
bileziği olan
tuçtan bir kadın
eli ile
tokalaştığım
şehir.
Burası yarım
kiloluk kirazımı
serin suyu
kaledeki bir
sarnıçtan 800
yıldır
kesilmeyen gelen
bir çeşmede
yıkadığım şehir.
Burası Şeyh
Hamza Türbesinin
sokak duvarına
oturup sigara
içen Anter ve
arkadaşlarının
“Bu turistler
durup da şu üst
üste konmuş bu
taşların
neresine
bakıyor. Biz de
burada
durmayalım
İzmir’de denize
gidelim”
dedikleri şehir.
Burası taştan
doğan taşa hayat
veren ve taşı
başına taç yapan
şehir. Burası
betonun
ilkelliğinden
bin yılların
asaletinin
fışkırdığı
şehir.
Burası dağa
bakan ve dağa
baktıran şehir.
Burası verdiğim
selam’a selam
aldığım şehir.
Burası gökteki
hilali bin yıl
önce alıp
kubbesinin
tepesine oturtan
şehir.
Burası gündüz
kalesinden
Mezopotamya’yı
seyreden gece
kararan
Mezopotamya’ya
altın gerdanlık
takan şehir.
Burası ilk yaz
rüzgârlarında
pembe badem
çiçeklerini
savuran yazın
ortasında çölün
ufalanmış kumunu
ciğerlerine
çeken şehir.
Burası yeni
dikilen binlerce
zeytin fidanı
geleceğe ümitle
bakan şehir.
Burası
yükseldikçe
serinleten
serinlettikçe
sevilen
sevildikçe
vazgeçilmeyen
şehir.
Mardin’de Zaman
ve ben
Mardin,
tanımadan önce
tanımadığım
içinde utandığım
şehirdi. Mardin
3 günlük bir
gönül
macerasından
sonra bu kadar
geç tanıdığım
için utandığım
şehir oldu. Beş
bin yıllık bir
şehir 3 günde
tanınabilir mi?
Hele bir ön
hazırlığınız
yoksa asla!
Mardin’e
geldiğim günden
beri alıp
verdiğim her
nefesi Mardin’i
tanımaya,
anlamaya,
yaşamaya adadım.
Mardin, artık
bir “Dünya
Kenti” olduğu
kadar
“benim dünyamın
da” bir kenti.
Mardin benim
dünyamda bundan
sonra şu satır
başlarıyla
yaşayacak.
İlk izlenimim
Mardin de akan
bir zaman yok.
Mardin zamanı
karelere
oturtmuş. Güneş
tapınağının
Doğudaki
menfezinden
güneş, 2 bin 500
yıllık zamanı
loş duvarların
arasına gömmüş.
Mor Gabriel
küçük mezarında
zamanı unutmuş.
Pax Romana’nın
garnizon şehri
olan Dara’nın
İstanbul’daki
Doğu Roma
sarnıçlarından
bile daha
muhteşem olan
sarnıçlarda
zaman durmuş.
Zaman 1199’un
sarımsak kubbeli
Artuklu Ulu
caminin şahadet
parmağı gibi
göğe yükselen
iri ama zarif
minaresindeki
kufi Kelime’yi
Tevhidi ile
şehrin zamanına
dur demiş.
Zaman Mardin’de
Deyrulzafaran
Manastırının
kubesinin
altında
kalakalmış,
Timur’un
askerlerinin
yaktığı ateşte
eriyen ve
Ravenna
mozaiklerinin
kızkardeşi olan
mozaiklerden
eriyip aşağıya
dökülen altının
kanı donmuş.
Zaman Mardin’in
Mungan ailesinin
son varisi olan
Murathan
Mungan’ın
satırlarında da
donmuş.
Mardin’de beni
en çok
heyecanlandıran
şey tarihin elle
tutulurluğuydu.
“Zamanı elinizde
tutmanıza imkan
veren bu
labirent şehrin
labirentliği,
hem tarih için,
hem de kendi
mekanı için söz
konusu”
Evet burada
zaman yok.
Burada zaman hep
aynı. Burada
zaman sarı ve
sıcak. Burada
“duran bir
zaman” çok var
ve akan bir
zaman hiç yok.
Mardin’de zaman
güneşte kızan
bir tepenin
yamacındaki
görüntüsüdür.
Ve Mardin’de
zaman taş
avlulu, taş
eyvanlı, taş
kemerli, taş
oymalı evlerde
serin ve derin
bir uykuya
çekilmiş. Zaman
zaman olduğunu
unutmuş. Zaman
zamansız olmuş.
Belki de o
yüzden Mardin’de
insan sakin ve
derin. Burda
zulüm olmuş
belki amma
burada öfke
olmamış. Mardin
öfkesi olmayan
şehir.
Türkiye,
Mardin’i
bilmiyor
Mardin’i
Mazıdağı’nın
arkasına atmış
Türkiye
Mezopotamya’nın
tarihine terk
etmiş. Oysa
Mezopotamya
Mardin’de
noktalanıyor.
Misafir olarak
dört gecemizi
taş duvarları
arasında rüya
görerek
geçirdiğimiz
Artuklu
kervansarayına
1275’den beri ne
kervanlar, ne
tüccarlar, ne
İranlı
sanatkarlar, ne
misyonerler, ne
seyyahlar gelmiş
geçmiş.
K.Afrikalı İbn-i
Batute’den
İstanbullu
Evliya Çelebi’ye
İngiliz Gertrude
Bell’den Lord
Kinross’a
Fransız Sanat
Tarihçisi Albert
Gabriel’den
Alman Gezgin Von
Hoffmeister’e
dünyanın bütün
ülkeleri bu
şehirde tarih
boyunca
birleşmiş.
Yani Mardin
Venedik ve
Kudüs’ten sonra
korunmasına
ihtiyaç duyulan
3. Dünya şehri
olma hakkını
belki onlardan
önce bile
kazanmış.
Mardin’i
gördükten
tattıktan
dinledikten
kokladıktan
sonra Mardin’i
bilmediği için
daha da çok
utanan beni
Mardin
bütün
merdivenlerine
dalmaya bütün
evlerinde
ağırlamaya davet
ediyor.
Süleymaniye’nin
pürüzsüz
kubbesine
alışmış
bakışlarım kaval
silmesi Artuklu
kubbelerine
takılıyor.
Roma’da Sen-Piyer’in
zincirlerinin ve
Mikel–Anj’in
Musa heykelinin
bulunduğu
kiliseden çıkıp
sağa dönünce
altından
geçtiğim
dehlizli
sokaklar,
Mardin’in taş
konaklarının
altını oyup
geçen onlarca
abbaraya
dönüşüyor.
Hayır Roma yada
Floransa’da
değilim. Burası
bilgi
coğrafyamda kaf
dağının arkasına
attığım Mardin.
Loş
manastırlarında
belki de
Bahira’nın
hocalarının
Grekçe kitapları
kandillerin
titrek ışığında
Süryanice’ye
tercüme ettiği
şehir.
Burası
kaplumbağa
kabuğuna
benzeyen
kubbelerin
altındaki
Kasımiye
Medresesi’ndeki
ders-i amm’ların-
Osman Hamdi
Bey’in
kaplumbağa
terbiyecisi
tablosundaki
gibi belki de
kainatın sırrını
bir yüz
yaşındaki
kaplumbağa ile
paylaştıkları
şehir.
Burası Hatuniyye
Medresesinin
yanındaki
kadınlar giriş
kapısında elinde
yüzüğü, kolunda
bileziği olan
tuçtan bir kadın
eli ile
tokalaştığım
şehir.
Burası yarım
kiloluk kirazımı
serin suyu
kaledeki bir
sarnıçtan 800
yıldır
kesilmeyen gelen
bir çeşmede
yıkadığım şehir.
Burası Şeyh
Hamza Türbesinin
sokak duvarına
oturup sigara
içen Anter ve
arkadaşlarının
“Bu turistler
durup da şu üst
üste konmuş bu
taşların
neresine
bakıyor. Biz de
burada
durmayalım
İzmir’de denize
gidelim”
dedikleri şehir.
Burası taştan
doğan taşa hayat
veren ve taşı
başına taç yapan
şehir. Burası
betonun
ilkelliğinden
bin yılların
asaletinin
fışkırdığı
şehir.
Burası dağa
bakan ve dağa
baktıran şehir.
Burası verdiğim
selam’a selam
aldığım şehir.
Burası gökteki
hilali bin yıl
önce alıp
kubbesinin
tepesine oturtan
şehir.
Burası gündüz
kalesinden
Mezopotamya’yı
seyreden gece
kararan
Mezopotamya’ya
altın gerdanlık
takan şehir.
Burası ilk yaz
rüzgârlarında
pembe badem
çiçeklerini
savuran yazın
ortasında çölün
ufalanmış kumunu
ciğerlerine
çeken şehir.
Burası yeni
dikilen binlerce
zeytin fidanı
geleceğe ümitle
bakan şehir.
Burası
yükseldikçe
serinleten
serinlettikçe
sevilen
sevildikçe
vazgeçilmeyen
şehir.
Mardin’de Zaman
ve ben
Mardin,
tanımadan önce
tanımadığım
içinde utandığım
şehirdi. Mardin
3 günlük bir
gönül
macerasından
sonra bu kadar
geç tanıdığım
için utandığım
şehir oldu. Beş
bin yıllık bir
şehir 3 günde
tanınabilir mi?
Hele bir ön
hazırlığınız
yoksa asla!
Mardin’e
geldiğim günden
beri alıp
verdiğim her
nefesi Mardin’i
tanımaya,
anlamaya,
yaşamaya adadım.
Mardin, artık
bir “Dünya
Kenti” olduğu
kadar
“benim dünyamın
da” bir kenti.
Mardin benim
dünyamda bundan
sonra şu satır
başlarıyla
yaşayacak.
İlk izlenimim
Mardin de akan
bir zaman yok.
Mardin zamanı
karelere
oturtmuş. Güneş
tapınağının
Doğudaki
menfezinden
güneş, 2 bin 500
yıllık zamanı
loş duvarların
arasına gömmüş.
Mor Gabriel
küçük mezarında
zamanı unutmuş.
Pax Romana’nın
garnizon şehri
olan Dara’nın
İstanbul’daki
Doğu Roma
sarnıçlarından
bile daha
muhteşem olan
sarnıçlarda
zaman durmuş.
Zaman 1199’un
sarımsak kubbeli
Artuklu Ulu
caminin şahadet
parmağı gibi
göğe yükselen
iri ama zarif
minaresindeki
kufi Kelime’yi
Tevhidi ile
şehrin zamanına
dur demiş.
Zaman Mardin’de
Deyrulzafaran
Manastırının
kubesinin
altında
kalakalmış,
Timur’un
askerlerinin
yaktığı ateşte
eriyen ve
Ravenna
mozaiklerinin
kızkardeşi olan
mozaiklerden
eriyip aşağıya
dökülen altının
kanı donmuş.
Zaman Mardin’in
Mungan ailesinin
son varisi olan
Murathan
Mungan’ın
satırlarında da
donmuş.
Mardin’de beni
en çok
heyecanlandıran
şey tarihin elle
tutulurluğuydu.
“Zamanı elinizde
tutmanıza imkan
veren bu
labirent şehrin
labirentliği,
hem tarih için,
hem de kendi
mekanı için söz
konusu”
Evet burada
zaman yok.
Burada zaman hep
aynı. Burada
zaman sarı ve
sıcak. Burada
“duran bir
zaman” çok var
ve akan bir
zaman hiç yok.
Mardin’de zaman
güneşte kızan
bir tepenin
yamacındaki
görüntüsüdür.
Ve Mardin’de
zaman taş
avlulu, taş
eyvanlı, taş
kemerli, taş
oymalı evlerde
serin ve derin
bir uykuya
çekilmiş. Zaman
zaman olduğunu
unutmuş. Zaman
zamansız olmuş.
Belki de o
yüzden Mardin’de
insan sakin ve
derin. Burda
zulüm olmuş
belki amma
burada öfke
olmamış. Mardin
öfkesi olmayan
şehir.
Türkiye,
Mardin’i
bilmiyor
Mardin’i
Mazıdağı’nın
arkasına atmış
Türkiye
Mezopotamya’nın
tarihine terk
etmiş. Oysa
Mezopotamya
Mardin’de
noktalanıyor.
Misafir olarak
dört gecemizi
taş duvarları
arasında rüya
görerek
geçirdiğimiz
Artuklu
kervansarayına
1275’den beri ne
kervanlar, ne
tüccarlar, ne
İranlı
sanatkarlar, ne
misyonerler, ne
seyyahlar gelmiş
geçmiş.
K.Afrikalı İbn-i
Batute’den
İstanbullu
Evliya Çelebi’ye
İngiliz Gertrude
Bell’den Lord
Kinross’a
Fransız Sanat
Tarihçisi Albert
Gabriel’den
Alman Gezgin Von
Hoffmeister’e
dünyanın bütün
ülkeleri bu
şehirde tarih
boyunca
birleşmiş.
Yani Mardin
Venedik ve
Kudüs’ten sonra
korunmasına
ihtiyaç duyulan
3. Dünya şehri
olma hakkını
belki onlardan
önce bile
kazanmış.
Mardin’i
gördükten
tattıktan
dinledikten
kokladıktan
sonra Mardin’i
bilmediği için
daha da çok
utanan beni
Mardin
bütün
merdivenlerine
dalmaya bütün
evlerinde
ağırlamaya davet
ediyor.
Süleymaniye’nin
pürüzsüz
kubbesine
alışmış
bakışlarım kaval
silmesi Artuklu
kubbelerine
takılıyor.
Roma’da Sen-Piyer’in
zincirlerinin ve
Mikel–Anj’in
Musa heykelinin
bulunduğu
kiliseden çıkıp
sağa dönünce
altından
geçtiğim
dehlizli
sokaklar,
Mardin’in taş
konaklarının
altını oyup
geçen onlarca
abbaraya
dönüşüyor.
Hayır Roma yada
Floransa’da
değilim. Burası
bilgi
coğrafyamda kaf
dağının arkasına
attığım Mardin.
Loş
manastırlarında
belki de
Bahira’nın
hocalarının
Grekçe kitapları
kandillerin
titrek ışığında
Süryanice’ye
tercüme ettiği
şehir.
Burası
kaplumbağa
kabuğuna
benzeyen
kubbelerin
altındaki
Kasımiye
Medresesi’ndeki
ders-i amm’ların-
Osman Hamdi
Bey’in
kaplumbağa
terbiyecisi
tablosundaki
gibi belki de
kainatın sırrını
bir yüz
yaşındaki
kaplumbağa ile
paylaştıkları
şehir.
Burası Hatuniyye
Medresesinin
yanındaki
kadınlar giriş
kapısında elinde
yüzüğü, kolunda
bileziği olan
tuçtan bir kadın
eli ile
tokalaştığım
şehir.
Burası yarım
kiloluk kirazımı
serin suyu
kaledeki bir
sarnıçtan 800
yıldır
kesilmeyen gelen
bir çeşmede
yıkadığım şehir.
Burası Şeyh
Hamza Türbesinin
sokak duvarına
oturup sigara
içen Anter ve
arkadaşlarının
“Bu turistler
durup da şu üst
üste konmuş bu
taşların
neresine
bakıyor. Biz de
burada
durmayalım
İzmir’de denize
gidelim”
dedikleri şehir.
Burası taştan
doğan taşa hayat
veren ve taşı
başına taç yapan
şehir. Burası
betonun
ilkelliğinden
bin yılların
asaletinin
fışkırdığı
şehir.
Burası dağa
bakan ve dağa
baktıran şehir.
Burası verdiğim
selam’a selam
aldığım şehir.
Burası gökteki
hilali bin yıl
önce alıp
kubbesinin
tepesine oturtan
şehir.
Burası gündüz
kalesinden
Mezopotamya’yı
seyreden gece
kararan
Mezopotamya’ya
altın gerdanlık
takan şehir.
Burası ilk yaz
rüzgârlarında
pembe badem
çiçeklerini
savuran yazın
ortasında çölün
ufalanmış kumunu
ciğerlerine
çeken şehir.
Burası yeni
dikilen binlerce
zeytin fidanı
geleceğe ümitle
bakan şehir.
Burası
yükseldikçe
serinleten
serinlettikçe
sevilen
sevildikçe
vazgeçilmeyen
şehir.
Mardin’de Zaman
ve ben
Mardin,
tanımadan önce
tanımadığım
içinde utandığım
şehirdi. Mardin
3 günlük bir
gönül
macerasından
sonra bu kadar
geç tanıdığım
için utandığım
şehir oldu. Beş
bin yıllık bir
şehir 3 günde
tanınabilir mi?
Hele bir ön
hazırlığınız
yoksa asla!
Mardin’e
geldiğim günden
beri alıp
verdiğim her
nefesi Mardin’i
tanımaya,
anlamaya,
yaşamaya adadım.
Mardin, artık
bir “Dünya
Kenti” olduğu
kadar
“benim dünyamın
da” bir kenti.
Mardin benim
dünyamda bundan
sonra şu satır
başlarıyla
yaşayacak.
İlk izlenimim
Mardin de akan
bir zaman yok.
Mardin zamanı
karelere
oturtmuş. Güneş
tapınağının
Doğudaki
menfezinden
güneş, 2 bin 500
yıllık zamanı
loş duvarların
arasına gömmüş.
Mor Gabriel
küçük mezarında
zamanı unutmuş.
Pax Romana’nın
garnizon şehri
olan Dara’nın
İstanbul’daki
Doğu Roma
sarnıçlarından
bile daha
muhteşem olan
sarnıçlarda
zaman durmuş.
Zaman 1199’un
sarımsak kubbeli
Artuklu Ulu
caminin şahadet
parmağı gibi
göğe yükselen
iri ama zarif
minaresindeki
kufi Kelime’yi
Tevhidi ile
şehrin zamanına
dur demiş.
Zaman Mardin’de
Deyrulzafaran
Manastırının
kubesinin
altında
kalakalmış,
Timur’un
askerlerinin
yaktığı ateşte
eriyen ve
Ravenna
mozaiklerinin
kızkardeşi olan
mozaiklerden
eriyip aşağıya
dökülen altının
kanı donmuş.
Zaman Mardin’in
Mungan ailesinin
son varisi olan
Murathan
Mungan’ın
satırlarında da
donmuş.
Mardin’de beni
en çok
heyecanlandıran
şey tarihin elle
tutulurluğuydu.
“Zamanı elinizde
tutmanıza imkan
veren bu
labirent şehrin
labirentliği,
hem tarih için,
hem de kendi
mekanı için söz
konusu”
Evet burada
zaman yok.
Burada zaman hep
aynı. Burada
zaman sarı ve
sıcak. Burada
“duran bir
zaman” çok var
ve akan bir
zaman hiç yok.
Mardin’de zaman
güneşte kızan
bir tepenin
yamacındaki
görüntüsüdür.
Ve Mardin’de
zaman taş
avlulu, taş
eyvanlı, taş
kemerli, taş
oymalı evlerde
serin ve derin
bir uykuya
çekilmiş. Zaman
zaman olduğunu
unutmuş. Zaman
zamansız olmuş.
Belki de o
yüzden Mardin’de
insan sakin ve
derin. Burda
zulüm olmuş
belki amma
burada öfke
olmamış. Mardin
öfkesi olmayan
şehir.
Türkiye,
Mardin’i
bilmiyor
Mardin’i
Mazıdağı’nın
arkasına atmış
Türkiye
Mezopotamya’nın
tarihine terk
etmiş. Oysa
Mezopotamya
Mardin’de
noktalanıyor.
Misafir olarak
dört gecemizi
taş duvarları
arasında rüya
görerek
geçirdiğimiz
Artuklu
kervansarayına
1275’den beri ne
kervanlar, ne
tüccarlar, ne
İranlı
sanatkarlar, ne
misyonerler, ne
seyyahlar gelmiş
geçmiş.
K.Afrikalı İbn-i
Batute’den
İstanbullu
Evliya Çelebi’ye
İngiliz Gertrude
Bell’den Lord
Kinross’a
Fransız Sanat
Tarihçisi Albert
Gabriel’den
Alman Gezgin Von
Hoffmeister’e
dünyanın bütün
ülkeleri bu
şehirde tarih
boyunca
birleşmiş.
Yani Mardin
Venedik ve
Kudüs’ten sonra
korunmasına
ihtiyaç duyulan
3. Dünya şehri
olma hakkını
belki onlardan
önce bile
kazanmış.
Mardin’i
gördükten
tattıktan
dinledikten
kokladıktan
sonra Mardin’i
bilmediği için
daha da çok
utanan beni
Mardin
bütün
merdivenlerine
dalmaya bütün
evlerinde
ağırlamaya davet
ediyor.
Süleymaniye’nin
pürüzsüz
kubbesine
alışmış
bakışlarım kaval
silmesi Artuklu
kubbelerine
takılıyor.
Roma’da Sen-Piyer’in
zincirlerinin ve
Mikel–Anj’in
Musa heykelinin
bulunduğu
kiliseden çıkıp
sağa dönünce
altından
geçtiğim
dehlizli
sokaklar,
Mardin’in taş
konaklarının
altını oyup
geçen onlarca
abbaraya
dönüşüyor.
Hayır Roma yada
Floransa’da
değilim. Burası
bilgi
coğrafyamda kaf
dağının arkasına
attığım Mardin.
Loş
manastırlarında
belki de
Bahira’nın
hocalarının
Grekçe kitapları
kandillerin
titrek ışığında
Süryanice’ye
tercüme ettiği
şehir.
Burası
kaplumbağa
kabuğuna
benzeyen
kubbelerin
altındaki
Kasımiye
Medresesi’ndeki
ders-i amm’ların-
Osman Hamdi
Bey’in
kaplumbağa
terbiyecisi
tablosundaki
gibi belki de
kainatın sırrını
bir yüz
yaşındaki
kaplumbağa ile
paylaştıkları
şehir.
Burası Hatuniyye
Medresesinin
yanındaki
kadınlar giriş
kapısında elinde
yüzüğü, kolunda
bileziği olan
tuçtan bir kadın
eli ile
tokalaştığım
şehir.
Burası yarım
kiloluk kirazımı
serin suyu
kaledeki bir
sarnıçtan 800
yıldır
kesilmeyen gelen
bir çeşmede
yıkadığım şehir.
Burası Şeyh
Hamza Türbesinin
sokak duvarına
oturup sigara
içen Anter ve
arkadaşlarının
“Bu turistler
durup da şu üst
üste konmuş bu
taşların
neresine
bakıyor. Biz de
burada
durmayalım
İzmir’de denize
gidelim”
dedikleri şehir.
Burası taştan
doğan taşa hayat
veren ve taşı
başına taç yapan
şehir. Burası
betonun
ilkelliğinden
bin yılların
asaletinin
fışkırdığı
şehir.
Burası dağa
bakan ve dağa
baktıran şehir.
Burası verdiğim
selam’a selam
aldığım şehir.
Burası gökteki
hilali bin yıl
önce alıp
kubbesinin
tepesine oturtan
şehir.
Burası gündüz
kalesinden
Mezopotamya’yı
seyreden gece
kararan
Mezopotamya’ya
altın gerdanlık
takan şehir.
Burası ilk yaz
rüzgârlarında
pembe badem
çiçeklerini
savuran yazın
ortasında çölün
ufalanmış kumunu
ciğerlerine
çeken şehir.
Burası yeni
dikilen binlerce
zeytin fidanı
geleceğe ümitle
bakan şehir.
Burası
yükseldikçe
serinleten
serinlettikçe
sevilen
sevildikçe
vazgeçilmeyen
şehir.
Mardin’de Zaman
ve ben
Mardin,
tanımadan önce
tanımadığım
içinde utandığım
şehirdi. Mardin
3 günlük bir
gönül
macerasından
sonra bu kadar
geç tanıdığım
için utandığım
şehir oldu. Beş
bin yıllık bir
şehir 3 günde
tanınabilir mi?
Hele bir ön
hazırlığınız
yoksa asla!
Mardin’e
geldiğim günden
beri alıp
verdiğim her
nefesi Mardin’i
tanımaya,
anlamaya,
yaşamaya adadım.
Mardin, artık
bir “Dünya
Kenti” olduğu
kadar
“benim dünyamın
da” bir kenti.
Mardin benim
dünyamda bundan
sonra şu satır
başlarıyla
yaşayacak.
İlk izlenimim
Mardin de akan
bir zaman yok.
Mardin zamanı
karelere
oturtmuş. Güneş
tapınağının
Doğudaki
menfezinden
güneş, 2 bin 500
yıllık zamanı
loş duvarların
arasına gömmüş.
Mor Gabriel
küçük mezarında
zamanı unutmuş.
Pax Romana’nın
garnizon şehri
olan Dara’nın
İstanbul’daki
Doğu Roma
sarnıçlarından
bile daha
muhteşem olan
sarnıçlarda
zaman durmuş.
Zaman 1199’un
sarımsak kubbeli
Artuklu Ulu
caminin şahadet
parmağı gibi
göğe yükselen
iri ama zarif
minaresindeki
kufi Kelime’yi
Tevhidi ile
şehrin zamanına
dur demiş.
Zaman Mardin’de
Deyrulzafaran
Manastırının
kubesinin
altında
kalakalmış,
Timur’un
askerlerinin
yaktığı ateşte
eriyen ve
Ravenna
mozaiklerinin
kızkardeşi olan
mozaiklerden
eriyip aşağıya
dökülen altının
kanı donmuş.
Zaman Mardin’in
Mungan ailesinin
son varisi olan
Murathan
Mungan’ın
satırlarında da
donmuş.
Mardin’de beni
en çok
heyecanlandıran
şey tarihin elle
tutulurluğuydu.
“Zamanı elinizde
tutmanıza imkan
veren bu
labirent şehrin
labirentliği,
hem tarih için,
hem de kendi
mekanı için söz
konusu”
Evet burada
zaman yok.
Burada zaman hep
aynı. Burada
zaman sarı ve
sıcak. Burada
“duran bir
zaman” çok var
ve akan bir
zaman hiç yok.
Mardin’de zaman
güneşte kızan
bir tepenin
yamacındaki
görüntüsüdür.
Ve Mardin’de
zaman taş
avlulu, taş
eyvanlı, taş
kemerli, taş
oymalı evlerde
serin ve derin
bir uykuya
çekilmiş. Zaman
zaman olduğunu
unutmuş. Zaman
zamansız olmuş.
Belki de o
yüzden Mardin’de
insan sakin ve
derin. Burda
zulüm olmuş
belki amma
burada öfke
olmamış. Mardin
öfkesi olmayan
şehir.
Türkiye,
Mardin’i
bilmiyor
Mardin’i
Mazıdağı’nın
arkasına atmış
Türkiye
Mezopotamya’nın
tarihine terk
etmiş. Oysa
Mezopotamya
Mardin’de
noktalanıyor.
Misafir olarak
dört gecemizi
taş duvarları
arasında rüya
görerek
geçirdiğimiz
Artuklu
kervansarayına
1275’den beri ne
kervanlar, ne
tüccarlar, ne
İranlı
sanatkarlar, ne
misyonerler, ne
seyyahlar gelmiş
geçmiş.
K.Afrikalı İbn-i
Batute’den
İstanbullu
Evliya Çelebi’ye
İngiliz Gertrude
Bell’den Lord
Kinross’a
Fransız Sanat
Tarihçisi Albert
Gabriel’den
Alman Gezgin Von
Hoffmeister’e
dünyanın bütün
ülkeleri bu
şehirde tarih
boyunca
birleşmiş.
Yani Mardin
Venedik ve
Kudüs’ten sonra
korunmasına
ihtiyaç duyulan
3. Dünya şehri
olma hakkını
belki onlardan
önce bile
kazanmış.
Mardin’i
gördükten
tattıktan
dinledikten
kokladıktan
sonra Mardin’i
bilmediği için
daha da çok
utanan beni
Mardin
bütün
merdivenlerine
dalmaya bütün
evlerinde
ağırlamaya davet
ediyor.
Süleymaniye’nin
pürüzsüz
kubbesine
alışmış
bakışlarım kaval
silmesi Artuklu
kubbelerine
takılıyor.
Roma’da Sen-Piyer’in
zincirlerinin ve
Mikel–Anj’in
Musa heykelinin
bulunduğu
kiliseden çıkıp
sağa dönünce
altından
geçtiğim
dehlizli
sokaklar,
Mardin’in taş
konaklarının
altını oyup
geçen onlarca
abbaraya
dönüşüyor.
Hayır Roma yada
Floransa’da
değilim. Burası
bilgi
coğrafyamda kaf
dağının arkasına
attığım Mardin.
Loş
manastırlarında
belki de
Bahira’nın
hocalarının
Grekçe kitapları
kandillerin
titrek ışığında
Süryanice’ye
tercüme ettiği
şehir.
Burası
kaplumbağa
kabuğuna
benzeyen
kubbelerin
altındaki
Kasımiye
Medresesi’ndeki
ders-i amm’ların-
Osman Hamdi
Bey’in
kaplumbağa
terbiyecisi
tablosundaki
gibi belki de
kainatın sırrını
bir yüz
yaşındaki
kaplumbağa ile
paylaştıkları
şehir.
Burası Hatuniyye
Medresesinin
yanındaki
kadınlar giriş
kapısında elinde
yüzüğü, kolunda
bileziği olan
tuçtan bir kadın
eli ile
tokalaştığım
şehir.
Burası yarım
kiloluk kirazımı
serin suyu
kaledeki bir
sarnıçtan 800
yıldır
kesilmeyen gelen
bir çeşmede
yıkadığım şehir.
Burası Şeyh
Hamza Türbesinin
Sokak duvarına
oturup sigara
içen Anter ve
arkadaşlarının
“Bu turistler
durup da şu üst
üste konmuş bu
taşların
neresine
bakıyor. Biz de
burada
durmayalım
İzmir’de denize
gidelim”
dedikleri şehir.
Burası taştan
doğan taşa hayat
veren ve taşı
başına taç yapan
şehir. Burası
betonun
ilkelliğinden
bin yılların
asaletinin
fışkırdığı
şehir.
Burası dağa
bakan ve dağa
baktıran şehir.
Burası verdiğim
selam’a selam
aldığım şehir.
Burası gökteki
hilali bin yıl
önce alıp
kubbesinin
tepesine oturtan
şehir.
Burası gündüz
kalesinden
Mezopotamya’yı
seyreden gece
kararan
Mezopotamya’ya
altın gerdanlık
takan şehir.
Burası ilkyaz
rüzgârlarında
pembe badem
çiçeklerini
savuran yazın
ortasında çölün
ufalanmış kumunu
ciğerlerine
çeken şehir.
Burası yeni
dikilen binlerce
zeytin fidanı
geleceğe ümitle
bakan şehir.
Burası
yükseldikçe
serinleten
serinlettikçe
sevilen
sevildikçe
vazgeçilmeyen
şehir.
|