T.C.Mardin Valiliği
 
 
 

 
 
 

Mardin'de

Ben Mardin'im
Mardin'de
Mardin'de Zaman ve Ben (MAKALE)

    Geri

MARDİN'DE ZAMAN VE BEN

 

 

Mardin’de Zaman ve ben

Mardin, tanımadan önce tanımadığım içinde utandığım şehirdi. Mardin 3 günlük bir gönül macerasından sonra bu kadar geç tanıdığım için utandığım şehir oldu. Beş bin yıllık bir şehir 3 günde tanınabilir mi? Hele bir ön hazırlığınız yoksa asla!

Mardin’e geldiğim günden beri alıp verdiğim her nefesi Mardin’i tanımaya, anlamaya, yaşamaya adadım. Mardin, artık bir “Dünya Kenti” olduğu kadar  “benim dünyamın da” bir kenti.

Mardin benim dünyamda bundan sonra şu satır başlarıyla yaşayacak.

İlk izlenimim Mardin de akan bir zaman yok. Mardin zamanı karelere oturtmuş. Güneş tapınağının Doğudaki menfezinden güneş, 2 bin 500 yıllık zamanı loş duvarların arasına gömmüş.

Mor Gabriel küçük mezarında zamanı unutmuş. Pax Romana’nın garnizon şehri olan Dara’nın İstanbul’daki Doğu Roma sarnıçlarından bile daha muhteşem olan sarnıçlarda zaman durmuş. Zaman 1199’un sarımsak kubbeli Artuklu Ulu caminin şahadet parmağı gibi göğe yükselen iri ama zarif minaresindeki kufi Kelime’yi Tevhidi ile şehrin zamanına dur demiş.

Zaman Mardin’de Deyrulzafaran Manastırının kubesinin altında kalakalmış, Timur’un askerlerinin yaktığı ateşte eriyen ve Ravenna mozaiklerinin kızkardeşi olan mozaiklerden eriyip aşağıya dökülen altının kanı donmuş.

Zaman Mardin’in Mungan ailesinin son varisi olan Murathan Mungan’ın satırlarında da donmuş. Mardin’de beni en çok heyecanlandıran şey tarihin elle tutulurluğuydu. “Zamanı elinizde tutmanıza imkan veren bu labirent şehrin labirentliği, hem tarih için, hem de kendi mekanı için söz konusu”

Evet burada zaman yok. Burada zaman hep aynı. Burada zaman sarı ve sıcak. Burada “duran bir zaman” çok var ve akan bir zaman hiç yok. Mardin’de zaman güneşte kızan bir tepenin yamacındaki görüntüsüdür.    

Ve Mardin’de zaman taş avlulu, taş eyvanlı, taş kemerli, taş oymalı evlerde serin ve derin bir uykuya çekilmiş. Zaman zaman olduğunu unutmuş. Zaman zamansız olmuş. Belki de o yüzden Mardin’de insan sakin ve derin. Burda zulüm olmuş belki amma burada öfke olmamış. Mardin öfkesi olmayan şehir.

Türkiye, Mardin’i bilmiyor Mardin’i Mazıdağı’nın arkasına atmış Türkiye Mezopotamya’nın tarihine terk etmiş. Oysa Mezopotamya Mardin’de noktalanıyor. Misafir olarak dört gecemizi taş duvarları arasında rüya görerek geçirdiğimiz Artuklu kervansarayına 1275’den beri ne kervanlar, ne tüccarlar, ne İranlı sanatkarlar, ne misyonerler, ne seyyahlar gelmiş geçmiş. K.Afrikalı İbn-i Batute’den İstanbullu Evliya Çelebi’ye İngiliz Gertrude Bell’den Lord Kinross’a  Fransız Sanat Tarihçisi Albert Gabriel’den Alman Gezgin Von Hoffmeister’e dünyanın bütün ülkeleri bu şehirde tarih boyunca birleşmiş.

Yani Mardin Venedik ve Kudüs’ten sonra korunmasına ihtiyaç duyulan 3. Dünya şehri olma hakkını belki onlardan önce bile kazanmış. Mardin’i gördükten tattıktan  dinledikten kokladıktan sonra Mardin’i bilmediği için daha da çok utanan beni Mardin  bütün merdivenlerine dalmaya bütün evlerinde ağırlamaya davet ediyor.

Süleymaniye’nin pürüzsüz kubbesine alışmış bakışlarım kaval silmesi Artuklu kubbelerine takılıyor. Roma’da Sen-Piyer’in zincirlerinin ve Mikel–Anj’in Musa heykelinin bulunduğu kiliseden çıkıp sağa dönünce altından geçtiğim dehlizli sokaklar, Mardin’in taş konaklarının altını oyup geçen onlarca abbaraya dönüşüyor.

Hayır Roma yada Floransa’da değilim. Burası bilgi coğrafyamda kaf dağının arkasına attığım Mardin. Loş manastırlarında belki de Bahira’nın hocalarının Grekçe kitapları kandillerin titrek ışığında Süryanice’ye tercüme ettiği şehir.

Burası kaplumbağa kabuğuna benzeyen kubbelerin altındaki Kasımiye Medresesi’ndeki ders-i amm’ların- Osman Hamdi Bey’in kaplumbağa terbiyecisi tablosundaki gibi belki de kainatın sırrını bir yüz yaşındaki kaplumbağa ile paylaştıkları şehir.

Burası Hatuniyye Medresesinin yanındaki kadınlar giriş kapısında elinde yüzüğü, kolunda bileziği olan tuçtan bir kadın eli ile tokalaştığım şehir.

Burası yarım kiloluk kirazımı serin suyu kaledeki bir sarnıçtan 800 yıldır kesilmeyen gelen bir çeşmede yıkadığım şehir.

Burası Şeyh Hamza Türbesinin sokak duvarına oturup sigara içen Anter ve arkadaşlarının “Bu turistler durup da şu üst üste konmuş bu taşların neresine bakıyor. Biz de burada durmayalım İzmir’de denize gidelim” dedikleri şehir.

Burası taştan doğan taşa hayat veren ve taşı başına taç yapan şehir. Burası betonun ilkelliğinden bin yılların asaletinin fışkırdığı şehir.

Burası dağa bakan ve dağa baktıran şehir.

Burası verdiğim selam’a selam aldığım şehir.

Burası gökteki hilali bin yıl önce alıp kubbesinin tepesine oturtan şehir.

Burası gündüz kalesinden Mezopotamya’yı seyreden gece kararan Mezopotamya’ya altın gerdanlık takan şehir.

Burası ilk yaz rüzgârlarında pembe badem çiçeklerini savuran yazın ortasında çölün ufalanmış kumunu ciğerlerine çeken şehir.

Burası yeni dikilen binlerce zeytin fidanı geleceğe ümitle bakan şehir.

Burası yükseldikçe serinleten serinlettikçe sevilen sevildikçe vazgeçilmeyen şehir.

Mardin’de Zaman ve ben

Mardin, tanımadan önce tanımadığım içinde utandığım şehirdi. Mardin 3 günlük bir gönül macerasından sonra bu kadar geç tanıdığım için utandığım şehir oldu. Beş bin yıllık bir şehir 3 günde tanınabilir mi? Hele bir ön hazırlığınız yoksa asla!

Mardin’e geldiğim günden beri alıp verdiğim her nefesi Mardin’i tanımaya, anlamaya, yaşamaya adadım. Mardin, artık bir “Dünya Kenti” olduğu kadar  “benim dünyamın da” bir kenti.

Mardin benim dünyamda bundan sonra şu satır başlarıyla yaşayacak.

İlk izlenimim Mardin de akan bir zaman yok. Mardin zamanı karelere oturtmuş. Güneş tapınağının Doğudaki menfezinden güneş, 2 bin 500 yıllık zamanı loş duvarların arasına gömmüş.

Mor Gabriel küçük mezarında zamanı unutmuş. Pax Romana’nın garnizon şehri olan Dara’nın İstanbul’daki Doğu Roma sarnıçlarından bile daha muhteşem olan sarnıçlarda zaman durmuş. Zaman 1199’un sarımsak kubbeli Artuklu Ulu caminin şahadet parmağı gibi göğe yükselen iri ama zarif minaresindeki kufi Kelime’yi Tevhidi ile şehrin zamanına dur demiş.

Zaman Mardin’de Deyrulzafaran Manastırının kubesinin altında kalakalmış, Timur’un askerlerinin yaktığı ateşte eriyen ve Ravenna mozaiklerinin kızkardeşi olan mozaiklerden eriyip aşağıya dökülen altının kanı donmuş.

Zaman Mardin’in Mungan ailesinin son varisi olan Murathan Mungan’ın satırlarında da donmuş. Mardin’de beni en çok heyecanlandıran şey tarihin elle tutulurluğuydu. “Zamanı elinizde tutmanıza imkan veren bu labirent şehrin labirentliği, hem tarih için, hem de kendi mekanı için söz konusu”

Evet burada zaman yok. Burada zaman hep aynı. Burada zaman sarı ve sıcak. Burada “duran bir zaman” çok var ve akan bir zaman hiç yok. Mardin’de zaman güneşte kızan bir tepenin yamacındaki görüntüsüdür.    

Ve Mardin’de zaman taş avlulu, taş eyvanlı, taş kemerli, taş oymalı evlerde serin ve derin bir uykuya çekilmiş. Zaman zaman olduğunu unutmuş. Zaman zamansız olmuş. Belki de o yüzden Mardin’de insan sakin ve derin. Burda zulüm olmuş belki amma burada öfke olmamış. Mardin öfkesi olmayan şehir.

Türkiye, Mardin’i bilmiyor Mardin’i Mazıdağı’nın arkasına atmış Türkiye Mezopotamya’nın tarihine terk etmiş. Oysa Mezopotamya Mardin’de noktalanıyor. Misafir olarak dört gecemizi taş duvarları arasında rüya görerek geçirdiğimiz Artuklu kervansarayına 1275’den beri ne kervanlar, ne tüccarlar, ne İranlı sanatkarlar, ne misyonerler, ne seyyahlar gelmiş geçmiş. K.Afrikalı İbn-i Batute’den İstanbullu Evliya Çelebi’ye İngiliz Gertrude Bell’den Lord Kinross’a  Fransız Sanat Tarihçisi Albert Gabriel’den Alman Gezgin Von Hoffmeister’e dünyanın bütün ülkeleri bu şehirde tarih boyunca birleşmiş.

Yani Mardin Venedik ve Kudüs’ten sonra korunmasına ihtiyaç duyulan 3. Dünya şehri olma hakkını belki onlardan önce bile kazanmış. Mardin’i gördükten tattıktan  dinledikten kokladıktan sonra Mardin’i bilmediği için daha da çok utanan beni Mardin  bütün merdivenlerine dalmaya bütün evlerinde ağırlamaya davet ediyor.

Süleymaniye’nin pürüzsüz kubbesine alışmış bakışlarım kaval silmesi Artuklu kubbelerine takılıyor. Roma’da Sen-Piyer’in zincirlerinin ve Mikel–Anj’in Musa heykelinin bulunduğu kiliseden çıkıp sağa dönünce altından geçtiğim dehlizli sokaklar, Mardin’in taş konaklarının altını oyup geçen onlarca abbaraya dönüşüyor.

Hayır Roma yada Floransa’da değilim. Burası bilgi coğrafyamda kaf dağının arkasına attığım Mardin. Loş manastırlarında belki de Bahira’nın hocalarının Grekçe kitapları kandillerin titrek ışığında Süryanice’ye tercüme ettiği şehir.

Burası kaplumbağa kabuğuna benzeyen kubbelerin altındaki Kasımiye Medresesi’ndeki ders-i amm’ların- Osman Hamdi Bey’in kaplumbağa terbiyecisi tablosundaki gibi belki de kainatın sırrını bir yüz yaşındaki kaplumbağa ile paylaştıkları şehir.

Burası Hatuniyye Medresesinin yanındaki kadınlar giriş kapısında elinde yüzüğü, kolunda bileziği olan tuçtan bir kadın eli ile tokalaştığım şehir.

Burası yarım kiloluk kirazımı serin suyu kaledeki bir sarnıçtan 800 yıldır kesilmeyen gelen bir çeşmede yıkadığım şehir.

Burası Şeyh Hamza Türbesinin sokak duvarına oturup sigara içen Anter ve arkadaşlarının “Bu turistler durup da şu üst üste konmuş bu taşların neresine bakıyor. Biz de burada durmayalım İzmir’de denize gidelim” dedikleri şehir.

Burası taştan doğan taşa hayat veren ve taşı başına taç yapan şehir. Burası betonun ilkelliğinden bin yılların asaletinin fışkırdığı şehir.

Burası dağa bakan ve dağa baktıran şehir.

Burası verdiğim selam’a selam aldığım şehir.

Burası gökteki hilali bin yıl önce alıp kubbesinin tepesine oturtan şehir.

Burası gündüz kalesinden Mezopotamya’yı seyreden gece kararan Mezopotamya’ya altın gerdanlık takan şehir.

Burası ilk yaz rüzgârlarında pembe badem çiçeklerini savuran yazın ortasında çölün ufalanmış kumunu ciğerlerine çeken şehir.

Burası yeni dikilen binlerce zeytin fidanı geleceğe ümitle bakan şehir.

Burası yükseldikçe serinleten serinlettikçe sevilen sevildikçe vazgeçilmeyen şehir.

Mardin’de Zaman ve ben

Mardin, tanımadan önce tanımadığım içinde utandığım şehirdi. Mardin 3 günlük bir gönül macerasından sonra bu kadar geç tanıdığım için utandığım şehir oldu. Beş bin yıllık bir şehir 3 günde tanınabilir mi? Hele bir ön hazırlığınız yoksa asla!

Mardin’e geldiğim günden beri alıp verdiğim her nefesi Mardin’i tanımaya, anlamaya, yaşamaya adadım. Mardin, artık bir “Dünya Kenti” olduğu kadar  “benim dünyamın da” bir kenti.

Mardin benim dünyamda bundan sonra şu satır başlarıyla yaşayacak.

İlk izlenimim Mardin de akan bir zaman yok. Mardin zamanı karelere oturtmuş. Güneş tapınağının Doğudaki menfezinden güneş, 2 bin 500 yıllık zamanı loş duvarların arasına gömmüş.

Mor Gabriel küçük mezarında zamanı unutmuş. Pax Romana’nın garnizon şehri olan Dara’nın İstanbul’daki Doğu Roma sarnıçlarından bile daha muhteşem olan sarnıçlarda zaman durmuş. Zaman 1199’un sarımsak kubbeli Artuklu Ulu caminin şahadet parmağı gibi göğe yükselen iri ama zarif minaresindeki kufi Kelime’yi Tevhidi ile şehrin zamanına dur demiş.

Zaman Mardin’de Deyrulzafaran Manastırının kubesinin altında kalakalmış, Timur’un askerlerinin yaktığı ateşte eriyen ve Ravenna mozaiklerinin kızkardeşi olan mozaiklerden eriyip aşağıya dökülen altının kanı donmuş.

Zaman Mardin’in Mungan ailesinin son varisi olan Murathan Mungan’ın satırlarında da donmuş. Mardin’de beni en çok heyecanlandıran şey tarihin elle tutulurluğuydu. “Zamanı elinizde tutmanıza imkan veren bu labirent şehrin labirentliği, hem tarih için, hem de kendi mekanı için söz konusu”

Evet burada zaman yok. Burada zaman hep aynı. Burada zaman sarı ve sıcak. Burada “duran bir zaman” çok var ve akan bir zaman hiç yok. Mardin’de zaman güneşte kızan bir tepenin yamacındaki görüntüsüdür.    

Ve Mardin’de zaman taş avlulu, taş eyvanlı, taş kemerli, taş oymalı evlerde serin ve derin bir uykuya çekilmiş. Zaman zaman olduğunu unutmuş. Zaman zamansız olmuş. Belki de o yüzden Mardin’de insan sakin ve derin. Burda zulüm olmuş belki amma burada öfke olmamış. Mardin öfkesi olmayan şehir.

Türkiye, Mardin’i bilmiyor Mardin’i Mazıdağı’nın arkasına atmış Türkiye Mezopotamya’nın tarihine terk etmiş. Oysa Mezopotamya Mardin’de noktalanıyor. Misafir olarak dört gecemizi taş duvarları arasında rüya görerek geçirdiğimiz Artuklu kervansarayına 1275’den beri ne kervanlar, ne tüccarlar, ne İranlı sanatkarlar, ne misyonerler, ne seyyahlar gelmiş geçmiş. K.Afrikalı İbn-i Batute’den İstanbullu Evliya Çelebi’ye İngiliz Gertrude Bell’den Lord Kinross’a  Fransız Sanat Tarihçisi Albert Gabriel’den Alman Gezgin Von Hoffmeister’e dünyanın bütün ülkeleri bu şehirde tarih boyunca birleşmiş.

Yani Mardin Venedik ve Kudüs’ten sonra korunmasına ihtiyaç duyulan 3. Dünya şehri olma hakkını belki onlardan önce bile kazanmış. Mardin’i gördükten tattıktan  dinledikten kokladıktan sonra Mardin’i bilmediği için daha da çok utanan beni Mardin  bütün merdivenlerine dalmaya bütün evlerinde ağırlamaya davet ediyor.

Süleymaniye’nin pürüzsüz kubbesine alışmış bakışlarım kaval silmesi Artuklu kubbelerine takılıyor. Roma’da Sen-Piyer’in zincirlerinin ve Mikel–Anj’in Musa heykelinin bulunduğu kiliseden çıkıp sağa dönünce altından geçtiğim dehlizli sokaklar, Mardin’in taş konaklarının altını oyup geçen onlarca abbaraya dönüşüyor.

Hayır Roma yada Floransa’da değilim. Burası bilgi coğrafyamda kaf dağının arkasına attığım Mardin. Loş manastırlarında belki de Bahira’nın hocalarının Grekçe kitapları kandillerin titrek ışığında Süryanice’ye tercüme ettiği şehir.

Burası kaplumbağa kabuğuna benzeyen kubbelerin altındaki Kasımiye Medresesi’ndeki ders-i amm’ların- Osman Hamdi Bey’in kaplumbağa terbiyecisi tablosundaki gibi belki de kainatın sırrını bir yüz yaşındaki kaplumbağa ile paylaştıkları şehir.

Burası Hatuniyye Medresesinin yanındaki kadınlar giriş kapısında elinde yüzüğü, kolunda bileziği olan tuçtan bir kadın eli ile tokalaştığım şehir.

Burası yarım kiloluk kirazımı serin suyu kaledeki bir sarnıçtan 800 yıldır kesilmeyen gelen bir çeşmede yıkadığım şehir.

Burası Şeyh Hamza Türbesinin sokak duvarına oturup sigara içen Anter ve arkadaşlarının “Bu turistler durup da şu üst üste konmuş bu taşların neresine bakıyor. Biz de burada durmayalım İzmir’de denize gidelim” dedikleri şehir.

Burası taştan doğan taşa hayat veren ve taşı başına taç yapan şehir. Burası betonun ilkelliğinden bin yılların asaletinin fışkırdığı şehir.

Burası dağa bakan ve dağa baktıran şehir.

Burası verdiğim selam’a selam aldığım şehir.

Burası gökteki hilali bin yıl önce alıp kubbesinin tepesine oturtan şehir.

Burası gündüz kalesinden Mezopotamya’yı seyreden gece kararan Mezopotamya’ya altın gerdanlık takan şehir.

Burası ilk yaz rüzgârlarında pembe badem çiçeklerini savuran yazın ortasında çölün ufalanmış kumunu ciğerlerine çeken şehir.

Burası yeni dikilen binlerce zeytin fidanı geleceğe ümitle bakan şehir.

Burası yükseldikçe serinleten serinlettikçe sevilen sevildikçe vazgeçilmeyen şehir.

Mardin’de Zaman ve ben

Mardin, tanımadan önce tanımadığım içinde utandığım şehirdi. Mardin 3 günlük bir gönül macerasından sonra bu kadar geç tanıdığım için utandığım şehir oldu. Beş bin yıllık bir şehir 3 günde tanınabilir mi? Hele bir ön hazırlığınız yoksa asla!

Mardin’e geldiğim günden beri alıp verdiğim her nefesi Mardin’i tanımaya, anlamaya, yaşamaya adadım. Mardin, artık bir “Dünya Kenti” olduğu kadar  “benim dünyamın da” bir kenti.

Mardin benim dünyamda bundan sonra şu satır başlarıyla yaşayacak.

İlk izlenimim Mardin de akan bir zaman yok. Mardin zamanı karelere oturtmuş. Güneş tapınağının Doğudaki menfezinden güneş, 2 bin 500 yıllık zamanı loş duvarların arasına gömmüş.

Mor Gabriel küçük mezarında zamanı unutmuş. Pax Romana’nın garnizon şehri olan Dara’nın İstanbul’daki Doğu Roma sarnıçlarından bile daha muhteşem olan sarnıçlarda zaman durmuş. Zaman 1199’un sarımsak kubbeli Artuklu Ulu caminin şahadet parmağı gibi göğe yükselen iri ama zarif minaresindeki kufi Kelime’yi Tevhidi ile şehrin zamanına dur demiş.

Zaman Mardin’de Deyrulzafaran Manastırının kubesinin altında kalakalmış, Timur’un askerlerinin yaktığı ateşte eriyen ve Ravenna mozaiklerinin kızkardeşi olan mozaiklerden eriyip aşağıya dökülen altının kanı donmuş.

Zaman Mardin’in Mungan ailesinin son varisi olan Murathan Mungan’ın satırlarında da donmuş. Mardin’de beni en çok heyecanlandıran şey tarihin elle tutulurluğuydu. “Zamanı elinizde tutmanıza imkan veren bu labirent şehrin labirentliği, hem tarih için, hem de kendi mekanı için söz konusu”

Evet burada zaman yok. Burada zaman hep aynı. Burada zaman sarı ve sıcak. Burada “duran bir zaman” çok var ve akan bir zaman hiç yok. Mardin’de zaman güneşte kızan bir tepenin yamacındaki görüntüsüdür.    

Ve Mardin’de zaman taş avlulu, taş eyvanlı, taş kemerli, taş oymalı evlerde serin ve derin bir uykuya çekilmiş. Zaman zaman olduğunu unutmuş. Zaman zamansız olmuş. Belki de o yüzden Mardin’de insan sakin ve derin. Burda zulüm olmuş belki amma burada öfke olmamış. Mardin öfkesi olmayan şehir.

Türkiye, Mardin’i bilmiyor Mardin’i Mazıdağı’nın arkasına atmış Türkiye Mezopotamya’nın tarihine terk etmiş. Oysa Mezopotamya Mardin’de noktalanıyor. Misafir olarak dört gecemizi taş duvarları arasında rüya görerek geçirdiğimiz Artuklu kervansarayına 1275’den beri ne kervanlar, ne tüccarlar, ne İranlı sanatkarlar, ne misyonerler, ne seyyahlar gelmiş geçmiş. K.Afrikalı İbn-i Batute’den İstanbullu Evliya Çelebi’ye İngiliz Gertrude Bell’den Lord Kinross’a  Fransız Sanat Tarihçisi Albert Gabriel’den Alman Gezgin Von Hoffmeister’e dünyanın bütün ülkeleri bu şehirde tarih boyunca birleşmiş.

Yani Mardin Venedik ve Kudüs’ten sonra korunmasına ihtiyaç duyulan 3. Dünya şehri olma hakkını belki onlardan önce bile kazanmış. Mardin’i gördükten tattıktan  dinledikten kokladıktan sonra Mardin’i bilmediği için daha da çok utanan beni Mardin  bütün merdivenlerine dalmaya bütün evlerinde ağırlamaya davet ediyor.

Süleymaniye’nin pürüzsüz kubbesine alışmış bakışlarım kaval silmesi Artuklu kubbelerine takılıyor. Roma’da Sen-Piyer’in zincirlerinin ve Mikel–Anj’in Musa heykelinin bulunduğu kiliseden çıkıp sağa dönünce altından geçtiğim dehlizli sokaklar, Mardin’in taş konaklarının altını oyup geçen onlarca abbaraya dönüşüyor.

Hayır Roma yada Floransa’da değilim. Burası bilgi coğrafyamda kaf dağının arkasına attığım Mardin. Loş manastırlarında belki de Bahira’nın hocalarının Grekçe kitapları kandillerin titrek ışığında Süryanice’ye tercüme ettiği şehir.

Burası kaplumbağa kabuğuna benzeyen kubbelerin altındaki Kasımiye Medresesi’ndeki ders-i amm’ların- Osman Hamdi Bey’in kaplumbağa terbiyecisi tablosundaki gibi belki de kainatın sırrını bir yüz yaşındaki kaplumbağa ile paylaştıkları şehir.

Burası Hatuniyye Medresesinin yanındaki kadınlar giriş kapısında elinde yüzüğü, kolunda bileziği olan tuçtan bir kadın eli ile tokalaştığım şehir.

Burası yarım kiloluk kirazımı serin suyu kaledeki bir sarnıçtan 800 yıldır kesilmeyen gelen bir çeşmede yıkadığım şehir.

Burası Şeyh Hamza Türbesinin sokak duvarına oturup sigara içen Anter ve arkadaşlarının “Bu turistler durup da şu üst üste konmuş bu taşların neresine bakıyor. Biz de burada durmayalım İzmir’de denize gidelim” dedikleri şehir.

Burası taştan doğan taşa hayat veren ve taşı başına taç yapan şehir. Burası betonun ilkelliğinden bin yılların asaletinin fışkırdığı şehir.

Burası dağa bakan ve dağa baktıran şehir.

Burası verdiğim selam’a selam aldığım şehir.

Burası gökteki hilali bin yıl önce alıp kubbesinin tepesine oturtan şehir.

Burası gündüz kalesinden Mezopotamya’yı seyreden gece kararan Mezopotamya’ya altın gerdanlık takan şehir.

Burası ilk yaz rüzgârlarında pembe badem çiçeklerini savuran yazın ortasında çölün ufalanmış kumunu ciğerlerine çeken şehir.

Burası yeni dikilen binlerce zeytin fidanı geleceğe ümitle bakan şehir.

Burası yükseldikçe serinleten serinlettikçe sevilen sevildikçe vazgeçilmeyen şehir.

Mardin’de Zaman ve ben

Mardin, tanımadan önce tanımadığım içinde utandığım şehirdi. Mardin 3 günlük bir gönül macerasından sonra bu kadar geç tanıdığım için utandığım şehir oldu. Beş bin yıllık bir şehir 3 günde tanınabilir mi? Hele bir ön hazırlığınız yoksa asla!

Mardin’e geldiğim günden beri alıp verdiğim her nefesi Mardin’i tanımaya, anlamaya, yaşamaya adadım. Mardin, artık bir “Dünya Kenti” olduğu kadar  “benim dünyamın da” bir kenti.

Mardin benim dünyamda bundan sonra şu satır başlarıyla yaşayacak.

İlk izlenimim Mardin de akan bir zaman yok. Mardin zamanı karelere oturtmuş. Güneş tapınağının Doğudaki menfezinden güneş, 2 bin 500 yıllık zamanı loş duvarların arasına gömmüş.

Mor Gabriel küçük mezarında zamanı unutmuş. Pax Romana’nın garnizon şehri olan Dara’nın İstanbul’daki Doğu Roma sarnıçlarından bile daha muhteşem olan sarnıçlarda zaman durmuş. Zaman 1199’un sarımsak kubbeli Artuklu Ulu caminin şahadet parmağı gibi göğe yükselen iri ama zarif minaresindeki kufi Kelime’yi Tevhidi ile şehrin zamanına dur demiş.

Zaman Mardin’de Deyrulzafaran Manastırının kubesinin altında kalakalmış, Timur’un askerlerinin yaktığı ateşte eriyen ve Ravenna mozaiklerinin kızkardeşi olan mozaiklerden eriyip aşağıya dökülen altının kanı donmuş.

Zaman Mardin’in Mungan ailesinin son varisi olan Murathan Mungan’ın satırlarında da donmuş. Mardin’de beni en çok heyecanlandıran şey tarihin elle tutulurluğuydu. “Zamanı elinizde tutmanıza imkan veren bu labirent şehrin labirentliği, hem tarih için, hem de kendi mekanı için söz konusu”

Evet burada zaman yok. Burada zaman hep aynı. Burada zaman sarı ve sıcak. Burada “duran bir zaman” çok var ve akan bir zaman hiç yok. Mardin’de zaman güneşte kızan bir tepenin yamacındaki görüntüsüdür.    

Ve Mardin’de zaman taş avlulu, taş eyvanlı, taş kemerli, taş oymalı evlerde serin ve derin bir uykuya çekilmiş. Zaman zaman olduğunu unutmuş. Zaman zamansız olmuş. Belki de o yüzden Mardin’de insan sakin ve derin. Burda zulüm olmuş belki amma burada öfke olmamış. Mardin öfkesi olmayan şehir.

Türkiye, Mardin’i bilmiyor Mardin’i Mazıdağı’nın arkasına atmış Türkiye Mezopotamya’nın tarihine terk etmiş. Oysa Mezopotamya Mardin’de noktalanıyor. Misafir olarak dört gecemizi taş duvarları arasında rüya görerek geçirdiğimiz Artuklu kervansarayına 1275’den beri ne kervanlar, ne tüccarlar, ne İranlı sanatkarlar, ne misyonerler, ne seyyahlar gelmiş geçmiş. K.Afrikalı İbn-i Batute’den İstanbullu Evliya Çelebi’ye İngiliz Gertrude Bell’den Lord Kinross’a  Fransız Sanat Tarihçisi Albert Gabriel’den Alman Gezgin Von Hoffmeister’e dünyanın bütün ülkeleri bu şehirde tarih boyunca birleşmiş.

Yani Mardin Venedik ve Kudüs’ten sonra korunmasına ihtiyaç duyulan 3. Dünya şehri olma hakkını belki onlardan önce bile kazanmış. Mardin’i gördükten tattıktan  dinledikten kokladıktan sonra Mardin’i bilmediği için daha da çok utanan beni Mardin  bütün merdivenlerine dalmaya bütün evlerinde ağırlamaya davet ediyor.

Süleymaniye’nin pürüzsüz kubbesine alışmış bakışlarım kaval silmesi Artuklu kubbelerine takılıyor. Roma’da Sen-Piyer’in zincirlerinin ve Mikel–Anj’in Musa heykelinin bulunduğu kiliseden çıkıp sağa dönünce altından geçtiğim dehlizli sokaklar, Mardin’in taş konaklarının altını oyup geçen onlarca abbaraya dönüşüyor.

Hayır Roma yada Floransa’da değilim. Burası bilgi coğrafyamda kaf dağının arkasına attığım Mardin. Loş manastırlarında belki de Bahira’nın hocalarının Grekçe kitapları kandillerin titrek ışığında Süryanice’ye tercüme ettiği şehir.

Burası kaplumbağa kabuğuna benzeyen kubbelerin altındaki Kasımiye Medresesi’ndeki ders-i amm’ların- Osman Hamdi Bey’in kaplumbağa terbiyecisi tablosundaki gibi belki de kainatın sırrını bir yüz yaşındaki kaplumbağa ile paylaştıkları şehir.

Burası Hatuniyye Medresesinin yanındaki kadınlar giriş kapısında elinde yüzüğü, kolunda bileziği olan tuçtan bir kadın eli ile tokalaştığım şehir.

Burası yarım kiloluk kirazımı serin suyu kaledeki bir sarnıçtan 800 yıldır kesilmeyen gelen bir çeşmede yıkadığım şehir.

Burası Şeyh Hamza Türbesinin sokak duvarına oturup sigara içen Anter ve arkadaşlarının “Bu turistler durup da şu üst üste konmuş bu taşların neresine bakıyor. Biz de burada durmayalım İzmir’de denize gidelim” dedikleri şehir.

Burası taştan doğan taşa hayat veren ve taşı başına taç yapan şehir. Burası betonun ilkelliğinden bin yılların asaletinin fışkırdığı şehir.

Burası dağa bakan ve dağa baktıran şehir.

Burası verdiğim selam’a selam aldığım şehir.

Burası gökteki hilali bin yıl önce alıp kubbesinin tepesine oturtan şehir.

Burası gündüz kalesinden Mezopotamya’yı seyreden gece kararan Mezopotamya’ya altın gerdanlık takan şehir.

Burası ilk yaz rüzgârlarında pembe badem çiçeklerini savuran yazın ortasında çölün ufalanmış kumunu ciğerlerine çeken şehir.

Burası yeni dikilen binlerce zeytin fidanı geleceğe ümitle bakan şehir.

Burası yükseldikçe serinleten serinlettikçe sevilen sevildikçe vazgeçilmeyen şehir.

Mardin’de Zaman ve ben

Mardin, tanımadan önce tanımadığım içinde utandığım şehirdi. Mardin 3 günlük bir gönül macerasından sonra bu kadar geç tanıdığım için utandığım şehir oldu. Beş bin yıllık bir şehir 3 günde tanınabilir mi? Hele bir ön hazırlığınız yoksa asla!

Mardin’e geldiğim günden beri alıp verdiğim her nefesi Mardin’i tanımaya, anlamaya, yaşamaya adadım. Mardin, artık bir “Dünya Kenti” olduğu kadar  “benim dünyamın da” bir kenti.

Mardin benim dünyamda bundan sonra şu satır başlarıyla yaşayacak.

İlk izlenimim Mardin de akan bir zaman yok. Mardin zamanı karelere oturtmuş. Güneş tapınağının Doğudaki menfezinden güneş, 2 bin 500 yıllık zamanı loş duvarların arasına gömmüş.

Mor Gabriel küçük mezarında zamanı unutmuş. Pax Romana’nın garnizon şehri olan Dara’nın İstanbul’daki Doğu Roma sarnıçlarından bile daha muhteşem olan sarnıçlarda zaman durmuş. Zaman 1199’un sarımsak kubbeli Artuklu Ulu caminin şahadet parmağı gibi göğe yükselen iri ama zarif minaresindeki kufi Kelime’yi Tevhidi ile şehrin zamanına dur demiş.

Zaman Mardin’de Deyrulzafaran Manastırının kubesinin altında kalakalmış, Timur’un askerlerinin yaktığı ateşte eriyen ve Ravenna mozaiklerinin kızkardeşi olan mozaiklerden eriyip aşağıya dökülen altının kanı donmuş.

Zaman Mardin’in Mungan ailesinin son varisi olan Murathan Mungan’ın satırlarında da donmuş. Mardin’de beni en çok heyecanlandıran şey tarihin elle tutulurluğuydu. “Zamanı elinizde tutmanıza imkan veren bu labirent şehrin labirentliği, hem tarih için, hem de kendi mekanı için söz konusu”

Evet burada zaman yok. Burada zaman hep aynı. Burada zaman sarı ve sıcak. Burada “duran bir zaman” çok var ve akan bir zaman hiç yok. Mardin’de zaman güneşte kızan bir tepenin yamacındaki görüntüsüdür.    

Ve Mardin’de zaman taş avlulu, taş eyvanlı, taş kemerli, taş oymalı evlerde serin ve derin bir uykuya çekilmiş. Zaman zaman olduğunu unutmuş. Zaman zamansız olmuş. Belki de o yüzden Mardin’de insan sakin ve derin. Burda zulüm olmuş belki amma burada öfke olmamış. Mardin öfkesi olmayan şehir.

Türkiye, Mardin’i bilmiyor Mardin’i Mazıdağı’nın arkasına atmış Türkiye Mezopotamya’nın tarihine terk etmiş. Oysa Mezopotamya Mardin’de noktalanıyor. Misafir olarak dört gecemizi taş duvarları arasında rüya görerek geçirdiğimiz Artuklu kervansarayına 1275’den beri ne kervanlar, ne tüccarlar, ne İranlı sanatkarlar, ne misyonerler, ne seyyahlar gelmiş geçmiş. K.Afrikalı İbn-i Batute’den İstanbullu Evliya Çelebi’ye İngiliz Gertrude Bell’den Lord Kinross’a  Fransız Sanat Tarihçisi Albert Gabriel’den Alman Gezgin Von Hoffmeister’e dünyanın bütün ülkeleri bu şehirde tarih boyunca birleşmiş.

Yani Mardin Venedik ve Kudüs’ten sonra korunmasına ihtiyaç duyulan 3. Dünya şehri olma hakkını belki onlardan önce bile kazanmış. Mardin’i gördükten tattıktan  dinledikten kokladıktan sonra Mardin’i bilmediği için daha da çok utanan beni Mardin  bütün merdivenlerine dalmaya bütün evlerinde ağırlamaya davet ediyor.

Süleymaniye’nin pürüzsüz kubbesine alışmış bakışlarım kaval silmesi Artuklu kubbelerine takılıyor. Roma’da Sen-Piyer’in zincirlerinin ve Mikel–Anj’in Musa heykelinin bulunduğu kiliseden çıkıp sağa dönünce altından geçtiğim dehlizli sokaklar, Mardin’in taş konaklarının altını oyup geçen onlarca abbaraya dönüşüyor.

Hayır Roma yada Floransa’da değilim. Burası bilgi coğrafyamda kaf dağının arkasına attığım Mardin. Loş manastırlarında belki de Bahira’nın hocalarının Grekçe kitapları kandillerin titrek ışığında Süryanice’ye tercüme ettiği şehir.

Burası kaplumbağa kabuğuna benzeyen kubbelerin altındaki Kasımiye Medresesi’ndeki ders-i amm’ların- Osman Hamdi Bey’in kaplumbağa terbiyecisi tablosundaki gibi belki de kainatın sırrını bir yüz yaşındaki kaplumbağa ile paylaştıkları şehir.

Burası Hatuniyye Medresesinin yanındaki kadınlar giriş kapısında elinde yüzüğü, kolunda bileziği olan tuçtan bir kadın eli ile tokalaştığım şehir.

Burası yarım kiloluk kirazımı serin suyu kaledeki bir sarnıçtan 800 yıldır kesilmeyen gelen bir çeşmede yıkadığım şehir.

Burası Şeyh Hamza Türbesinin Sokak duvarına oturup sigara içen Anter ve arkadaşlarının “Bu turistler durup da şu üst üste konmuş bu taşların neresine bakıyor. Biz de burada durmayalım İzmir’de denize gidelim” dedikleri şehir.

Burası taştan doğan taşa hayat veren ve taşı başına taç yapan şehir. Burası betonun ilkelliğinden bin yılların asaletinin fışkırdığı şehir.

Burası dağa bakan ve dağa baktıran şehir.

Burası verdiğim selam’a selam aldığım şehir.

Burası gökteki hilali bin yıl önce alıp kubbesinin tepesine oturtan şehir.

Burası gündüz kalesinden Mezopotamya’yı seyreden gece kararan Mezopotamya’ya altın gerdanlık takan şehir.

Burası ilkyaz rüzgârlarında pembe badem çiçeklerini savuran yazın ortasında çölün ufalanmış kumunu ciğerlerine çeken şehir.

Burası yeni dikilen binlerce zeytin fidanı geleceğe ümitle bakan şehir.

Burası yükseldikçe serinleten serinlettikçe sevilen sevildikçe vazgeçilmeyen şehir.

 

 

 

 

 
 
 

2006 © Mardin Valiliği - Yenişehir/Mardin
Tel: 0 482 212 10 06-212 37 41 Faks: 0 482 212 32 32