|
Sıcak bir sonbahar gününde Mardin'e indik. Kentin karşısına geçip
durduk. Kalenin önüne sıralanmış taş evlere bakakaldım. Bambaşka bir
kentin karşısın daydım. Garip bir duy-guya belendim. Yolun kıyısındaki taş
duvarın üstüne oturdum, üç ayağımı çıkartıp makinemi yerleştirdim, kente vizörden
bakma-ya başladım. Gün bat-mak üzereydi. Taş evlerin batıya dönük
yüzleri altın sarısına boyandı. Sanki tual üzerine resim yapıyordu
gözlerim. Hafif bir yel esti. Önümdeki badem ağacının yaprakları
hışırdadı. Güvercinler uçtu kente doğru. Uçurtmalarla buluştu
güvercinler, laciverde kesen gökyüzünde dolaşmaya başladılar. Dile geldi
önümdeki panorama. Kentin sözlerini not etmeye başladım. Hissettiklerim
kentin ilk sözleriydi, yaşamalıydım, konuşmalıydım onunla. Kentin
kişiliğiydi gördüklerim. Ressamın paha biçilmez tablosuna bakar gibi
dalıp gittim.
Işıklar yanıncaya kadar öylece kalakaldım kentin karşısında. Işıklar
yanınca kale gerdanlığını taktı. Beyaz tenli bir güzelin boynuna takılı
pırlanta gibi. Yüz yüze kalmıştık. Tam karşı karşıya. Sevgiliye bakan
bir çift göz gibi, kent bana bakıyordu. Çok şey anlatacağını
hissettiriyordu. Anlayamadığım ama yüreğimde hissettiğim bir sihre
bulanmıştım. Silinmez bir sihir. Kentin sokaklarına girip dinlemeliydim
anlatılanları. Kent konuşacaktı. Ben onu sevdim, o da beni. Sevgiyi
hissetim.Sihir silinmedi, sevgi de... Beş yıl gidip geldim Mardin'e.
Bazen ilkbaharda bazen sonbahar bazen de yaz sıcağında...
Fotoğraflarıma, d enemelerimi ekledim. Bu kitap öyle tamamlandı.
Yüreğimdeki sevgiye özlem karıştı
sonrasında. Ne zaman "Mardin" deseler, "Ne çok özledim" diyorum şimdi.
Aramızda geçen-leri paylaşınca siz de anlayacaksınız bu ken-tin vazgeçilmezliğini...
|